Giriş
“GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE KÜLTÜREL mirasın yağmalanması” denildiğinde, haklı olarak, Batı’nın büyük ölçüde bu yağma nedeniyle Batı Avrupa ile Kuzey Amerika’nın ekonomik bakımdan gerisinde kalmaya devam eden ülkelerden yüzyıllar boyunca fiziksel kültür varlıklarını talan etmesi akla gelir. Kültürel mülkün çalınması ve yok edilmesi dahil olmak üzere Batı dışı ülkelerin fiziksel yıkımı, Batı ile Batı’nın yağmaladığı dünya bölgeleri arasındaki servet ve sağlık göstergeleri farklarına da son derece büyük katkıda bulunmuştur. Hindistan, Venezuela, İran, Vietnam ve Kongo yalnızca birkaç örnektir. Bunlardan çok daha fazlası vardır.
Bununla birlikte, “kültürel mirasın yağmalanması”nın fiziksel olanın ötesine geçebileceğini hatırlamak önemlidir. Bu yağma hem manevi hem de entelektüel olabilir. Batı’nın çaldığı ya da ortadan kaldırdığı “kültürel miras”, bu mirasın fiziksel kaybının çok ötesine geçen bir tahribat yaratır. Kültürel mülkiyetini kaybetmek, gurur duygusunu, ortak bir geçmiş üzerinde sahiplik hissini ve (yakın zamana kadar bütünüyle, bugün de büyük ölçüde) Batı egemenliğindeki bir dünyada kendine ait yer duygusunu kaybetmek demektir. Bu bakımdan, yazılı kayıtların kaybı belki de bir tapınak, türbe, saray ya da kutsal mezar alanındaki kültürel mirasın kaybından bile daha travmatik olabilir. Belki de Batılı aktörlerin bir ülkenin ya da bir halkın tarihle kurduğu yazılı bağı kasıtlı olarak silmesi, yalnızca zararlı değil, bugün yaşamaya devam eden kolektif bir kimlik ve kültür için ölümcül de olabilir (Trouillot, 1995). Bir ulusun arşiv kaydına el konulması, saklanması, yok edilmesi ya da başka bir şekilde ortadan kaldırılması, değerli bir kültürel kalıntının kaybının bile verebileceğinden çok daha ağır sonuçlar doğurabilir. Ayrıca, “kültürel mirasın yağmalanması” bugün yaygın olarak “gelişmekte olan ülkeler” arasında olmayan ülkelerde de gerçekleşebilir.
Bu makalede, Batılı bir ülke tarafından gerçekleştirilen süreklilik arz eden kültürel miras yağmasının az bilinen ama son derece önemli bir örneğini ele alıyoruz. Yağmanın gerçekleştiği yer, bugün dünyanın en güçlü beş ekonomisi arasında yer alan Japonya’ydı. Ancak 1945’te Japonya, başlıca savunmasız sivilleri hedef alan ayrım gözetmeyen bir Amerikan bombardıman kampanyasının kurbanı olarak ekonomik ve fiziksel bakımdan yıkım içindeydi. Japonya’nın Ağustos 1945’te Büyük Doğu Asya Savaşı’nda yenilmesinin ardından Amerikalılar, basını, ders kitaplarını ve daha önce yayımlanmış eserleri kapsayan geniş ve son derece etkili bir sansür rejimini içeren bir işgal başlattılar. Japon İmparatorluğu 1945’ten önce içeride ve dışarıda sansür uygulamış olsa da, Amerikan sansür rejiminin kapsamı ve amacı farklıydı. Amaç, görünüşe göre, bir zamanların çetin düşmanının psikolojik olarak sökülmesi ya da “silahsızlandırılması” idi (Aoyagi, 2017). Japonya’yı psikolojik olarak çökertmeyi amaçlayan Amerikan işgal yetkilileri, yedi binden fazla kitap başlığının nüshalarına el koydu; bu eserler bugün tarihçi Nishio Kanji’nin onlara verdiği funsho ( 焚書 ), yada “yakılmış kitaplar” adıyla anılıyor.1 Bu “yakılmış” (gerçekte müsadere edilmiş) kitaplar, Japonya’daki kültürel başarının neredeyse kaybolmuş bir mirasını temsil eder. Bununla birlikte, başta Nishio olmak üzere birkaç Japon araştırmacının ve duyarlı yurttaşın bu sansürlenmiş kitapları geri kazanma yönündeki çabaları, yalnızca savaş sonrası dönemde Amerikalıların yol açtığı kültürel ve psikolojik yıkımı ve yerel nüfusun aralıksız kinetik, ekonomik ve psikolojik savaş karşısındaki dayanıklılığını kısmen de olsa görünür kılmakla kalmaz; aynı zamanda bugün Japonya’daki Amerika egemenliğindeki jeopolitik gerçekliklerin niteliği hakkında da çok şey açığa çıkarır.
Kitaplar Nasıl “Yakıldı”
Japonya’nın Amerikan işgali (1945-1952) askeri yönünden çok daha fazlasıydı. Washington, 1947’de Japonya’ya yeni bir anayasa dayatarak, 1948’de öjeni yasasının (Yūsei Hogo Hō) geçirilmesini sağlayarak ve işgal resmen sona erdikten üç yıl sonra, 1955’te ülkedeki Amerikan gücünün aracı olarak Liberal Demokrat Parti’nin kuruluşunu finanse ederek Japonya’yı siyasal, biyopolitik, ekonomik, jeopolitik ve hatta epistemolojik olarak dönüştürdü; Amerikan İmparatorluğu içinde eşi benzeri olmayan bir vasal devlet yarattı. Washington’a karşı savaşmaya cüret etmiş olan eski Japonya silindi ve onun yerine Amerikan hegemonyasına boyun eğen yeni bir Japonya yerleştirildi (Yoshida, 2016).
Peki, Washington bunu nasıl yaptı? Ağustos 1945’e kadar Japon İmparatorluğu, Amerika Birleşik Devletleri’yle (ABD), Çin’deki Milliyetçilerle, diğer Müttefiklerle ve daha sonra Sovyetler Birliğiyle acı bir savaş içindeydi. Eylül ayında gelen Amerikan işgalcileri bu çetin düşmanı nasıl olup da uysal bir küçük ortağa dönüştürdü? Cevap, büyük ölçüde, Washington ve Japonya içindeki işbirlikçiler tarafından yürütülen sistematik bir propaganda ve enformasyon savaşı programı aracılığıyla Japon tarihinin ve kimliğinin silinmesinde yatmaktadır. İşgal sırasındaki Amerikan sansürü ve enformasyon savaşına örnek olarak, iyi bilinen GHQ (General Headquarters) yönlendirmeli komünist ve diğer solcu figür tasfiyesi, War Guilt Information Program (WGIP) ve basın kodu gösterilebilir (Sekino, 2015; Sekino, 2016; Takahashi, 2014; Takahashi, 2019; Ōmori, 1975; Ōmori, 1976). Bu geniş ölçekli enformasyon manipülasyonunun amacı, çaresizlik ve yönelim kaybı hali üretmek; böylece Japonya’nın Asya ve Pasifik’teki Amerikan emperyal hamlesine bir daha asla karşı koymamasını sağlamaktı.
WGIP, Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanlığı’nın (SCAP, GHQ) Sivil Enformasyon ve Eğitim (CIE) bölümü tarafından 3 Mart 1948’de yayımlanan bir yönergede tarif edildiği üzere, Washington’ın enformasyon savaşının hedeflerini ortaya koyuyordu. Belgeye göre WGIP’nin amacı, “Japon kamuoyunun bütün düzeylerine, yenilgilerinin gerçeklerini, savaş suçluluklarını [ve] militaristlerin mevcut ve gelecekteki Japon acısı ve yoksunluğu konusundaki sorumluluğunu açıkça göstermek” idi (General Headquarters [GHQ], 1948). WGIP, “ilk olarak” “Ekim 1945’ten Haziran 1946’ya kadar” yürürlüğe konmuş ve kapsam bakımından geniş tutulmuştu; “Japonya’daki bütün kamusal enformasyon mecraları üzerinden; gazeteler [...], kitaplar [...], dergiler [...], radyo [...] ve sinema filmleri” aracılığıyla uygulanmıştı (GHQ, 1948). SCAP’ın 19 Eylül 1945 tarihli bir yönergeyle (SCAPIN 33) başlattığı basın kodu da WGIP ile benzer çizgide işliyordu. Basın kodu, aslında kapsamlı bir sansür programı olarak, işgalin eleştirisi ve Müttefikler tarafından işlenen savaş suçlarına ilişkin her türlü anma dahil olmak üzere, yasak söylemin otuz kategorisini belirledi (Morgan, 2024, ss. 14-16). GHQ, işgal otoritelerinin emrettiği üzere, fiilen bütün Japon kamusal söyleminin sansürünü denetlemek için 8 Ekim 1945’te bir Sivil Sansür Müfrezesi (CCD) kurdu (Kamijima, 2018, s.27).
Japonya içinde akademik ilgi son yıllarda WGIP’ye ve basın koduna yönelmiş olsa da, Amerikalıların savaş sonrası Japonya’yı kültürel olarak lobotomiye uğratmasının açık ara en önemli ayağı, Tokyo’daki GHQ’nun “propaganda yayınları” olarak adlandırdığı eserlerin listelenmesi ve müsadere edilmesiydi. Mart 1946 tarihli “Propaganda Yayınlarının Müsaderesi” konulu bir muhtırada (SCAPIN 824), Amerikan İşgali şu emri verdi: Japon Hükümeti’ne, depolar, kitapçılar, sahaflar, yayınevleri, dağıtım ajanları ve bu yayınların toplu halde bulunduğu tüm ticari kuruluşlar ya da Japon hükümetinin kurumları da dahil olmak üzere bütün kamusal kanallardan aşağıda listelenen propaganda yayınlarını toplaması talimatı verilmektedir (CIS, 1946).
Listelenen “propaganda yayınları”, 1946 tarihli ilk muhtırada yer alanlarla sınırlı kalmayıp onun çok ötesine genişledi. 1949’a gelindiğinde, Japon hükümeti, işgalin talebi doğrultusunda, 7.700’den fazla başlığa el koymuştu. Müsadere edilen eserleri listeleyen 1949 tarihli bir Monbushō raporu 215 sayfadır (Monbushō Shakai Kyōikukyoku (Ed.), 1949). Amerikan hükümeti, Pasifik Okyanusu’nu fethetme hamlesi boyunca özgürlük ve demokrasi bayrağını yüksekte tuttuğunu iddia etmişti. Japonya’ya geldikten sonra da, eski düşmanını “demokratikleştirdiği” iddiasını sürdürerek, yirminci yüzyılın en kapsamlı tarih revizyonlarından ve bütün bir toplumu yeniden programlama girişimlerinden birini başlatıp sürdürdü.
Dolayısıyla bu yaygın ve sistematik sansür kampanyası, savaş sonrası dönemde Amerika’nın Japonya’da ve Japonya’ya karşı yürüttüğü faaliyetlerin tipik bir örneğiydi. Japon araştırmacı Etō Jun’un (1932-1999) gösterdiği gibi, Amerikan işgal otoriteleri, Japon hükümeti ve medyasındaki işbirlikçilerle birlikte, Etō’nun “kapatılmış dilsel alan” (tozasareta gengo kūkan) adını verdiği şeyi yarattılar (Etō, 1994; Etō, 2015, ss. 188-212). Sansür öylesine yaygın ve kesintisizdi ki birçok Japon bilgi ufkunun Washington propagandasının sınırlarıyla çakışacak biçimde daraltıldığını fark bile etmedi. Washington elbette propaganda faaliyetlerine Honshū kıyılarına çıktıktan sonra başlamış değildi. Çoğu zaman kültürel soykırıma kadar varan Washington sansürü, beyaz olmayan halklara karşı çok daha önce başlamıştı; Japonya ile savaş ufukta görünmeden çok önce. Kuzey Amerika ya da Pasifik’teki, Filipinler de dahil olmak üzere, neredeyse her yerli grubun tarihi, Amerikalıların elinde bir kültürel silme girişimi dönemini muhtemelen içerir (Adams, 2020; Talbot, 2015; McGranahan, 2010, ss. 163-183; Conboy & Morrison, 2002; Schueller, 2019). Ne var ki Japonya’da Washington yönetiminin bu yönünün üstü de örtüldü. Savaş sonrası Japonya’da yalnızca Washington’ın izin verdiğinin ötesinde Japon tarihi hakkında tartışma yürütülmesine izin verilmedi; aynı zamanda Amerika’nın Hawai’de, Yerli Amerikalılara karşı, Filipinlilere karşı ya da başka yerlerde yürüttüğü kültürel ve bedensel imha kampanyalarının tarihi üzerine de tartışma yasaktı. Bilgi tüketen Japon kamuoyu, yalnızca yakın savaşın ve işgal hükümetinin niteliğinin gerçek yüzünü bilmiyordu; “kapatılmış dilsel alan” sayesinde, bilmediğini de bilmiyordu. Sansür eksiksizdi.
Kültürel Yıkımın Başka Bir Türü
Nitekim Amerikan işgali, Japonya’da bilgi denetimini başlatan ilk güç değildi. Araştırmacı Ruriko Kumano şöyle yazar: ABD işgalinin eğitim reformları, Japonya’nın savaş öncesi sistemi arka planında değerlendirilmelidir. Tokyo’daki GHQ yetkilileri, 1868 Meiji Restorasyonu’ndan başlayıp 1945’teki mutlak yenilgiye kadar süren İmparatorluk Japonya’sındaki “tehlikeli düşüncelere” yönelik acımasız baskının farkındaydı. Bu acı tarih, Amerikan İşgali sırasında (1945 yazı-1952 ilkbaharı) ABD’nin köklü reform hevesinin arka planını oluşturan önemli bir bağlamdır (Kumano, 2023, s. 5).
Başka araştırmacıların da gözlemlediği gibi, Japonya’da savaş öncesi ve savaş dönemi bir “sansür imparatorluğu” vardı; savaş öncesi, savaş dönemi ve savaş sonrası dönemler arasında kopuştan çok süreklilik söz konusuydu (Kōno et al., 2014; Hori, 2012, ss. 142-146). Özellikle iyi bilinen bir örnekte, ilerici dergi Chūō Kōron, yayın çizgisinin liberal ve enternasyonalist niteliği nedeniyle Japon otoriteler tarafından ağır sansüre maruz bırakıldı (Chūō Kōronsha (Ed.), 1965, ss. 278-302). Demek ki GHQ, Japonya’daki görüş alışverişini boğan ilk güç değildi. Amerikan işgali sansürcüleri, önceden var olan sansür rejimini devraldı, kullandı ve birçok bakımdan daha da güçlendirdi (Maki, 2014, ss. 389-395).
Bununla birlikte, tarihçi Nishio Kanji (1935- 2024), GHQ’nun “yakılmış kitaplar” (müsadere edilmiş yayınlar) uygulamalarını, Japon hükümeti eliyle uygulanan GHQ sansüründen ayırır. Nishio’ya göre sansür kısmidir ve çoğu zaman fark edilir; oysa kitap yakma (kitap müsaderesi) bütünseldir ve tam da bu nedenle kültürel bakımdan felç edicidir. Nishio şöyle yazar: 1 Ocak 1928’den 2 Eylül 1945’e kadar Japonya’da yaklaşık 220.000 başlık yayımlandı. Bu sayıdan 9.188 kitap [GHQ tarafından] inceleme için seçildi ve bunların 7.769’u “Müsadere Edilecek Propaganda Yayınları” [bosshū sendenyō kankōbutsu] olarak belirlendi. Burada “kitap yakma” [funsho kōi] dediğim şey, işte bu seçme ve müsadere işlemidir. 7.769 başlıktan oluşan ana listeyi işgal otoriteleri hazırladı. Japon hükümeti ise bu başlıkların ülke çapında müsaderesini gerçekleştirdi.
İşgal güçlerinin, Büyük Doğu Asya Savaşı döneminde savaşma iradesinin oluşumunda belirleyici öneme sahip olan o büyük bilgelik birikimini birlikte ifade eden eserleri müsadere etmeye yönelmesi, belki de anlaşılabilir görülebilir. Ancak Japon tarafı açısından bu eserler bütününün kaybı, tarihin bir bütün olarak örtülmesine denktir. Kimileri müsadere edilen başlıklar arasında savaş zamanı kışkırtılmış fanatizmin ürünü kitapların da bulunduğunu ileri sürebilir; ama fanatizm de tarihin bir parçasıdır. O halde “kitap yakma”, “sansür”den ayrı bir şeydir. Yalnızca ayrı bir şey değil; bir ülkenin tarihsel sürekliliğine dokunan meseleler bakımından eşi benzeri olmayan önemde bir inceleme alanıdır. Bir başka sorun da, bu binlerce cildin müsaderesinin neden bu serinin yayımlanmasına kadar hiç gündeme gelmediği sorusudur (Nishio, 2008a, ss. 17-18).
Yukarıdaki son nokta, Amerikan işgalinin “kitap yakma” uygulamasının Japon ruh dünyası ve kültürel kimlik duygusu üzerinde ne yaptığının kalbine dokunur. Sanki Etō’nun kapatılmış söylemsel alan tespitini doğrular biçimde, Nishio öncesindeki Japon tarihçiler, ülkelerini işgal etmiş yabancı ordunun tarihsel kayıttan sildirmeyi emrettiği yedi bini aşkın başlık üzerine geniş ölçekli bir araştırmaya girişmediler. (Buna karşılık, tarihçi Jonathan Abel (2012), Nishio’nun ortaya koyduğu sansürün boyutuna şüpheyle yaklaşır.)
Savaş öncesi ve savaş dönemi Japon devleti Japon basınını kapsamlı biçimde sansürlemiş olsa da, okurların çoğu sansür uygulandığını biliyordu. Sansürlenen dergiler, yasaklanan kelime ve cümlelerin bulunduğu yerleri göstermek için çoğu zaman daireler ya da başka işaretler kullanıyor, böylece sansürü her okur için görünür kılıyordu. Buna karşılık (mecazi) kitap yakma, iz bırakmayan bir bilgi bastırma biçimiydi. Dahası, bütün bir halkı tarihsel ve kültürel mirasından yoksun bırakarak, Japonya’daki Amerikan kitap yakımı Japonların kendi sansürlenmemiş geçmişlerini geri kazanma girişimine bile yönelmelerini sağlayacak psikolojik dayanaklardan mahrum kalmasına yol açtı. Tarihi olmayan, kültürü olmayan bir halk, fatihine bağımlı kalmak zorunda olan bir halktır. Tam da olan ve bugün de Japonya’da geçerliliğini koruyan budur; çünkü Japonya, kıta Amerika’sı dışındaki herhangi bir ülkeden daha fazla Amerikan askeri tesisine ev sahipliği yapmaktadır (Ministry of Defense of Japan, n.d.).
“Yakılmış” Kitapların Geri Kazanılması
Amerikan işgal otoritelerinin müsaderesini emrettiği “propaganda yayınları”nın çoğu tarih ve siyaset eserleriydi. Bu kitapların kurtarılmış ve yeniden yayımlanmış nüshalarını okumak, sarsıcı bir sömürgesizleşme deneyimidir. Bu ciltlerin birçoğu, dünya olaylarına ilişkin Washington görüşünden son derece farklı bilgiler içerir. Burada ilgi odağına çıkarılacak funsho başlıklarını seçerken Nishio Kanji’nin izinden gittiğim gibi, kamunun yeniden dikkatine sunulmak üzere binlerce funsho başlığından bazılarını önceden seçmiş bulunan başka kamusal entelektüellerin izinden de gidiyorum. Aşağıda, yalnızca Washington sansürcülerinin Japonya’da erişilemez kılmak istediği kitap türleri hakkında değil, aynı zamanda Washington’ın bugün genel olarak ne tür fikirleri hâlâ dışladığı hakkında da fikir vermek için, funsho’lardan bazılarını kısaca tanıtıyorum.
Washington’ın savaş sonrası Japonya’da bastırdığı eserlerin çoğu, ABD’deki ırkçılık ve zalimliğin yanı sıra, Avrupa’nın Afrika ve Asya sömürgelerindeki ırkçılık ve zalimliğin de doğru tasvirlerini içerir. Bu elbette Japonya’yı aklamak anlamına gelmez; ancak Washington sansürcülerinin kendi ırkçılıklarının farkında olduklarını ve bunun yurtdışındaki temsillerini silmek için büyük çaba harcadıklarını hatırlatır. Amerikalı askerlerin Japon sivillere yönelik tecavüz ve diğer saldırı eylemlerine dair haberlerin sansürlenmesinde olduğu gibi ve Hiroşima ile Nagasaki’ye atılan atom bombalarının Uzak Doğu Uluslararası Askerî Mahkemesi’nin (“Tokyo Yargılaması”) işlemlerinden fiilen çıkarılmasında olduğu gibi, Japon tarihi, siyaseti ve başka konulardaki binlerce eserin bastırılmasıyla da Amerika’nın Asya ve Pasifik’teki suçlarına ilişkin tam tarihsel kayıt, Washington’ın tercih ettiği anlatıyı desteklemek üzere yeniden işlevlendirildi (CIS, 1945). Yalnızca “tarih”in arındırılmış ve propagandalaştırılmış sürümüne erişimi olan Japon okurlar için ABD, bir demokrasi feneri, ırksal uyumun örneği ve dünya çapında insan haklarının özverili savunucusu gibi görünüyordu.
Japonya’daki bazı vicdanlı araştırmacılar ve kamusal entelektüeller, Amerikalıların yok etmeye çalıştığı kültürel ve tarihsel mirası geri kazanmaya girişmemiş olsaydı, durum böyle kalabilirdi. Yukarıda adı geçen Japon tarihçi Nishio Kanji, savaş sonrası dönemde Japonya’daki Amerikan sansürünü araştırmada öncü bir isimdi. Nishio, Amerikalıların 1946 tarihli yönergeyle başlayarak “propaganda” olarak müsadere ettiği funsho ya da “yakılmış kitaplar” üzerine birkaç cilt yayımladı. Bu serinin Haziran 2008’de yayımlanan ilk cildi, bazı özgün nüshaların fotoğraflarıyla açılır; bu, Amerikalıların hafızadan kazıyıp attığını düşündüğü şeyin, işgalcilerin teslim emrine rağmen korunmuş kaldığını hatırlatır. Fotoğrafların ardından, Nishio’nun mecazi anlamda yakılmış kitapları tarihsel ve yazımsal bağlamına yerleştirdiği bir deneme gelir. Nishio, düşünce ve basın özgürlüğünü savunan ABD’nin, Japonya işgali sırasında bu özgürlükleri çiğnemesindeki ironiyi not eder. Nishio ayrıca, Amerikalıların Eylül 1945’te gelişinden önce kendi ülkelerinin entelektüel üretimini tanımlamak için, Japon entelektüellerin İşgal tarafından dayatılan “propaganda” dilini büyük bir hızla benimsemelerini şaşkınlık ve üzüntüyle kaydeder (Nishio, 2008a, ss. 15-16). Nishio’nun çalışması herhangi bir ülkeye yöneltilmiş bir iddianame değil; tarihsel geri kazanım ve kültürel canlandırma, bir halkın ve onun ortak geçmişinin zengin karmaşıklığını yeniden hayata döndürme çalışmasıdır.
Nishio’nun “yakılmış kitaplar” dizisi, onun görev duygusunun da işaret ettiği gibi, titizlikle araştırılmış bir tarihsel çalışma külliyatıdır. Nishio cilt cilt, sayfa sayfa, Amerikalı işgalcilerin tarihsel kayıttan silmeye kararlı olduğu Eylül 1945 öncesi Japon geçmişinin gerçekliklerini ve karmaşıklıklarını yeniden hayata döndürür. Nishio’nun ciltleri geri kazanım örnekleriyle doludur. Nishio’nun geri kazanım çalışmasının kapsamına dair yalnızca bir fikir vermek için, aşağıda, funsho listelerine sürülmüş olmaktan çıkarılıp yeniden kamusal görünürlüğe kavuşturulan tarihsel kayıttan geniş bir örneklem sunuyorum.
Matsumura Ekiji’nin (1913-1984) 1938 tarihli kitabı IIttōhei senshi [Bir onbaşının savaşta şehit olması], gündelik savaş deneyimleri arasında yalnızca mahrumiyet ve acının değil, küçük hayvanlara yönelik şefkatin de bulunduğu bir birinci sınıf erin hikâyesidir (Nishio, 2009, s. 15). Kuramachi Akitsugu’nun 1943 tarihli Tomoshibi: sora no shōnenhei senki [Lanba Işığı: Gökyüzünün genç askerlerinin savaş günlüğü], adlı kitabı ise Yokaren’de (Kaigun Hikō Yokarenshū), yani Deniz Havacı Aday Hazırlık Kursu’nda sıkı eğitimden geçen genç erkekleri insanileştirir (Nishio, 2009, ss. 83-96; Takano, 2004). Benzer şekilde, Muneta Hiroshi’nin (1909- 1988) 1939 tarihli Buntaichō no shuki [Bir takım liderinin el yazısı günlüğü], adlı kitabı, Nishio’nun tanımıyla, İmparatorluk Japon ordusunda hizmet edenlerin “unutulmuş insan duygularını” (wasurerareteiru [...] ninjō) gösterir (Nishio, 2009, s. 223). Bu eserler önemlidir; çünkü Japonların ve daha genel olarak Asyalıların insan-altı varlıklar olduğu yönündeki, Japonya ile yüzyıl ortasındaki savaş öncesinde ve sırasında ABD’de yaygın biçimde dolaşımda bulunan ırkçı stereotiplere karşı koymaya yardımcı olurlar (Dower, 1986).
Nishio’nun funsho geri kazanım çabaları kapsamındaki diğer “yakılmış kitaplar” arasında çok sayıda manevi tefekkür cildi (Nishio, 2010, ss. 102-130), Afyon Savaşları sırasında İngilizlerin Çin halkına yönelik saldırılarının tarihsel gerçeğini aktaran kitaplar (Nishio, 2014b, ss. 117-168), İngilizlerin Hindistan’daki sömürücü, barbar ve ırkçı niteliğini açığa vuran kitaplar (Nishio, 2014b, ss. 225-255) ve Amerikan işgalcileri açısından son derece sorunlu olacak biçimde, 1941 Aralığında açık düşmanlıkların patlak vermesine giden yıllarda Amerika’nın Japonya’ya karşı eylemlerini analitik bir biçimde ele alan; buna Hawai Krallığı’ndaki ABD’nin yırtıcı emperyalizmine dair soğukkanlı bir bakışın da dahil olduğu kitaplar bulunur (Nishio, 2014a, ss. 165-330; Nishio, 2011a, ss. 15-146; Nishio, 2011b; Nishio, 2013).
Bu eserler, yirminci ve on dokuzuncu yüzyıl tarihine ilişkin, ABD ve başka birçok Batı ülkesinde yaygın olarak kabul edilen tablodan belirgin biçimde farklı bir portre sunar. Bu nedenle bu funsho eserleri, tarihi yalnızca Amerikalıların ya da Avrupalıların bakış açısından değil, Doğu Asya’daki bazı bakış açılarından da daha bütünlüklü biçimde anlamayı yeniden tesis etmek bakımından hayati önemdedir.
Nishio’nun çalışmaları, Japonya’da daha önce yasaklanmış kitapları geri kazanmaya devam eden birçok başka kişiye de ilham vermiştir. Örneğin GHQ Funsho Archives, sık sık güncellenen çevrimiçi bir projedir; önde gelen araştırmacıları ve kamusal entelektüelleri, Amerikan işgali altındaki kitap yasaklama tarihi, yasaklanan ciltleri geri kazanma çabaları ve yasaklı kitapların kendileri üzerine yorum yapmaya davet eder (GHQ Funsho Archives, n.d.). Araştırmacıların ve entelektüellerin yorumları kaydedilmekte ve abonelik ücreti karşılığında kamuya sunulmaktadır; böylece daha önce yasaklanan kitaplar, özgün yayınların basılı mecrasını aşan yollarla yeniden kamusal bilince taşınmaktadır. Aşağıda, hem çağdaş sunucunun hem de özgün yazarın öne çıkmışlığına dayanarak bu çalışmalardan birkaçını seçtim; böylece Nishio’nun geri kazanım çabalarının nasıl ivme kazanmaya devam ettiğine dair fikir vermek istiyorum.
Tarihçi Kobori Keiichirō, ilk kez 1944’te filozof Watsuji Tetsurō (1889-1960) tarafından yayımlanan ve Aralık 2025’te Keiei Kagaku Shuppan tarafından yeniden basılan Nihon no shindō, Amerika no kokuminsei [Japon kimliği ve Amerikan ulusal karakteri], üzerine bir açımlama sunmuştur (Watsuji, 1944; Kobori, 2024). Watsuji’nin Amerikan ulusal karakterine yönelik açık sözlü bakışı, 1945 işgalinin gelişinden önce ABD’nin bazı Japon entelektüellerine nasıl göründüğünü sarsıcı biçimde hatırlatır.
Siyaset araştırmacısı Se Teruhisa (yorumcu Sanami Yūko ile birlikte), folklorcu ve toplumsal araştırmacı Yanagita Kunio’nun (1875-1962) ilk kez 1943’te (daha kısa deneme biçimiyle 1941 yazında) yayımlanan ve 2022’de Direct Shuppan tarafından yeniden çıkarılan Shintō to minzokugaku [Şinto ve etnoloji], adlı eserini tanıtmıştır (Yanagita, 1943; Se & Sanami, 2025). Yanagita, Japonya’nın topyekûn sanayileşmesine ve Batılılaşmasına hayıflanan biri olarak bilinir. Yanagita’yı yeniden okumak, savaş öncesi Japonya’daki nostaljiyi her zaman faşizmin bir işlevi olarak gören Batılı tarih yazımlarını birçok bakımdan sorgulamak anlamına gelir. Yanagita, kaybolan Japon kültürüne duyulan özlemin daha geniş, siyasal olmayan bir toplumsal bilincin parçası olduğunu göstererek bu görüşü önemli ölçüde karmaşıklaştırır.
Eski Sankei Shimbun muhabiri Takayama Masayuki, Hino Ashihei’nin (1907-1960) Bataan hantō sōkōgeki jugunki [Bataan yarımadası genel taarruzu sırasında orduyla birlikte görev yapıldığına dair kayıt], (1942) adlı eserini tanıttı; bu eser 2019’da Keiei Kagaku Shuppan tarafından yeniden yayımlandı (Hino, 1942; Nishio, 2008b, s. 13-24). Bataan’daki savaş esirleri, Japon esir alıcılarının ellerinde gördükleri muameleyi dehşetle hatırladılar. Ancak Bataan üzerine Japon günlüklerini ve kişisel anlatıları okuduğumuzda, Batılı savaş esirlerinin acı çektiği koşulların genel olarak Japon askerler için de son derece çetin olduğu anlaşılır. Bu ya da başka herhangi bir olayın tam tarihsel sunumu için bakış açılarının çoğulluğu zorunludur.
Denemeci ve siyaset araştırmacısı Katayama Morihide (yine Sanami Yūko ile birlikte), siyasal aktivist ve tarımsal reformcu Tachibana Kōsaburō’nun (1893-1974) 1932’de yazdığı ve 2023’te Bōnan Shobō tarafından yeniden basılan Nihon aikoku kakushin hongi [Japonya’nın vatanseverlik temelli reformu için temel ilkeler], adlı eserini tanıttı (Tachibana, 1932; Katayama, 2025). Tachibana, toprağa erişim ve toprağın nasıl kullanılması gerektiğine dair fikirleriyle, tıpkı Yanagita’nın çalışması gibi, savaş öncesi dönemde Japon kırsalına ilişkin çok ihtiyaç duyulan alternatif bir bakış sunan son derece ilginç bir figürdür. Tachibana şiddet yanlısı bir devrimciydi; ancak devrimci hedefleri yoksulların kurtuluşuna yönelikti. Dahası, işgal otoriteleri çoğu zaman çiftçileri ezici güçteki toprak sahiplerinden kurtardığı söylenen “toprak reformları”nın kredisini üstlenir. Oysa Tachibana ve başka reformcular, çeşitli türden toprak reformlarının savaş öncesi ve savaş dönemi kamusal figürlerin birçoğunun görüş alanı içinde zaten yer aldığını açıkça göstermektedir.
Merhum tarihçi Tanaka Hidemichi (1942- 2025), tarihçi Tsuji Zennosuke’nin (1877-1955) 1936’da yayımlanan ve 2021’de Direct Shuppan tarafından yeniden basılan Kōshitsu to Nihon seishin [İmparatorluk Hanedanı ve Japon Ruhu], adlı eserini tanıttı (Tsuji, 1936; Tanaka, 2022). İmparatorluk Hanedanı’nın Japon maneviyatındaki merkeziliği bugün, büyük ölçüde Amerikan işgali sansürü sayesinde, geniş ölçüde tabu haline getirilmiş bir konudur; ancak Tsuji’nin çalışması, kökleri tarih öncesi takımadalara uzanan son derece derin bir imparatorluk merkezli manevi duyarlılık kaynağından beslenir. Amerikan işgalcilerinin getirdiği savaş sonrası usuli ve sözleşmeci vatandaşlık anlayışı, İmparatorluk Hanedanı merkezli savaş öncesi aidiyet fikirleriyle büyük ölçüde çatışır. Bu yarık, savaşın bitişinden bu yana 80 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, savaş sonrası siyasette hâlâ önemini korumaktadır.
İktisatçı Suzuki Nobuhiro, ordu subayı Marumoto Shōzō’nun (1886-1961) 1944’te yazdığı ve 2024’te Keiei Kagaku Shuppan tarafından yeniden yayımlanan Shokuryō sens ō [Gıda savaşı], adlı eserini tanıttı (Marumoto, 1944; Suzuki, 2023). Marumoto’nun gıda maddelerinin ulusal güvenlik açısından önemine dair kitabındaki öngörü gücü, gıda üretimi ile savunma arasındaki ilişkiyi inceleyen tanınmış bir kamusal entelektüel olan sunucu Suzuki tarafından özellikle vurgulanmaktadır. Marumoto’nun çalışması yazımsal açıdan da önemlidir; çünkü bazı tarihçilerin uzun süredir işaret ettiği üzere, İşgal’in gıda kurtarma planları esasen Amerikalı çiftçiler ve başka gıda üreticileri için pazar geliştirme planlarıydı. Bu funsho eserinin Japonya’nın ulusal güvenliği bakımından sonuçlarını abartmak zordur.
Entelektüel tarihçi Ōba Kazuo, Tomono Ketsurō tarafından 1933’te yayımlanan Hagakure adlı eseri tanıttı (Tomono, 1933; Ōba, 2023). Hagakure , Japon olmayan birçok kişi nezdinde hem itibarlı hem de kötü şöhretli bir eserdir. Hagakure hakkında önemli olan şey, her başka eser gibi, onun da tarihsel bağlamı içinde okunmasıdır. Bushidō’nun savaş sonrası dönemde Japon farkındalığından kasıtlı olarak silinmesi, yalnızca psikolojik silahsızlandırmanın bir örneği değildi; aynı zamanda tarih yazımında çarpılma biçiminde derin maliyetler de doğurdu.
Yukarıda sıralanan yaşayan entelektüeller, çeşitli basılı ve çevrimiçi mecralarda göründükleri için çalışmaları geniş ölçüde bilinmektedir; bu da Funsho’nun yeniden canlandırılmasını güçlendirmekte ve dolayısıyla merhum Nishio Kanji’nin çalışmasını yeni biçimlerde sürdürmektedir.
Sonuç: Washington En Çok Neden Korkar?
Savaş sonrası Japonya dönemi, bunu aşmak için çaba gösteren yukarıda anılan kamusal entelektüellerin ve araştırmacıların çalışmaları kayda değer bir istisna oluşturmakla birlikte, Washington’ın enformasyon savaşı hizmetinde uzun bir bilgi baskısı deneyimi olmuştur. Bu sansür rejiminin mirası bugün de sürmektedir. Japon medyası çok sayıda tabu tarafından kısıtlanmış durumdadır (Mochizuki et al., 2022). Pek çok çağdaş Japon araştırmacı ve siyasal yorumcu, ana akım Japon medyasındaki “sahte haber” pratiğinin, medya kuruluşlarının Amerikan denetimindeki savaş sonrası dönemin en yoğun on yıllarında Washington’daki yönlendiricilerinin taleplerini isteyerek ve bilerek ya da başka türlü yerine getirmiş olmalarının bir mirası olduğunu belirtmektedir (Nishimura, 2017, ss. 106-154; Arima, 2008). Nishio Kanji, Washington’ın Japonya’ya karşı yürüttüğü bilgi bastırma kampanyasının Japon halkının zihinsel manzarasını değiştirdiği ve tarihsel anlayışta çarpılmalara yol açtığı yönündeki değerlendirmesinde haklıydı. Bu çarpılmalar bugün bile politika kararlarını biçimlendirmektedir.
Washington’ın savaş sonrası dönemde Japonya’ya karşı yürüttüğü kültürel yıkımın ezici başarısı düşünüldüğünde, bilginin bastırılmasının kendisinin ya da bu bastırmanın mümkün kıldığı Washington yanlısı politika rejiminin, Amerikan işgalinin Japon halkına karşı psikolojik savaşındaki nihai amaç olduğu sonucuna varmak kolay olurdu. Ancak yakın tarihli bir deneyim, Washington propagandasının muhtemelen daha derin korkular tarafından güdülendiğini düşündürmektedir. 2025’in başlarında, yukarıda anılan Hagakure bushidō yorumcusu Ōba Kazuo ile birlikte, GHQ Funsho Archives dizisine başka bir eski funsho eserini tanıtmak üzere katıldım. Yapımcıların bizim için seçtiği kitap, bir zamanların popüler romancısı ve çocuk yazarı Yamamoto Minetarō (1885-1966) tarafından yazılan ve 2025’te Direct Shuppan tarafından yeniden yayımlanan Nihonteki ningen [Japon kimliğini yansıtanlar], (Kinjō Shuppansha, 1942) idi. GHQ tarafından yayımlanamaz ve okunması tehlikeli ilan edilen yedi bini aşkın kitap listesinde yer alan ve derhal müsaderesi emredilen Nihonteki ningen , Amerikan işgalinin onu bastırma hevesi düşünüldüğünde, tehlikeli, saldırgan, nefret dolu bir savaş dönemi propaganda eseri gibi görünebilir. Nihonteki ningen ’i okuduğumda, Japon ulusal karakterinin bazı yönlerini sunmayı amaçlayan Japon tarihinden ve kültürel hafızasından anekdotlar ve küçük sahnelerle dolu olduğunu görerek şaşırdım. Yamamoto anne sevgisini, kadınlara gösterilmesi gereken saygıyı, doğruyu söylemenin önemini, tevazuyu, ebeveyne bağlılığı ve iyiliği vurgular. Geçmişte savaşçıların dürüst ve cesur olduğunu okurlarına hatırlatır. İnsanları doğru, erdemli ve sabırlı olmaya çağırır. Yamamoto’nun tasavvur ettiği Nihonteki ningen , herhangi bir ülkede herkesin komşu ve dost olarak memnuniyetle kabul edeceği örnek bir toplum üyesidir.
Kitabı okurken bana öyle geldi ki, Washington’ın Yamamoto’nun Nihonteki ningen ’inden en çok korktuğu şey onların insaniliğiydi. Elbette Yamamoto, Tōjō Hideki’nin (1884-1948) çocukluk arkadaşıydı; ancak bu olgu tek başına sevilen bir yazarın kitabına el konulmasını açıklamak için yeterli değildir. Washington’ın her ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırmak istediği şey, Washington’ın ayrıcalıklarına uyum göstermeyen kültürler ve halklardır. Hangi ülkede olursa olsun, güçlü bir kültürel temele sahip bir insan, Washington’ın tasarıları karşısında bir engel oluşturacaktır. Washington’ın sökümüne giriştiği, kültürel olarak sakatlamaya, tarihsel olarak silahsızlandırmaya ve uygarlık düzleminde mahvetmeye çalıştığı kişi, işte bu kültürel ve tarihsel bakımdan “ağırlığı olan” insandır. “Gelişmekte olan ülkelerde kültürel mirasın yağmalanması” elbette bu ulusları sonsuza dek gelişmekte, sonsuza dek zayıf ve Batı’ya meydan okuyamaz halde tutmayı amaçlar. Ancak kültürel yağmaya rağmen ekonomik olarak gelişebildiğini kanıtlamış olan Japonya bile, Washington onu Amerikan işgali sırasında “yağmaladıktan” sonra kendi kültürel ve tarihsel kimlik duygusunu hâlâ geri kazanabilmiş değildir. Bu da, “kültürel miras”ın, özellikle de belirli bir halkın gurur ve aidiyet duygusunu en çok güçlendiren parçalarının yok edilmesinin, Washington’ın ve Batı’nın Batı dışı dünyaya karşı yüzyıllardır süren kampanyasını harekete geçiren en güçlü etken olduğunu göstermektedir.